Bugün sahhaflığın ilk sorunu, sanıyorum, sahhafların sahhaf
ol(a)maması. Ama şimdilik bunu başka bir yazıya bırakıp, az biraz sahhaflığın uzun
tarihini kısacık anlatayım diyorum. En azından bu topraklardaki tarihçesinden
bahsedeyim, ilgilenecekler için burada dursun.
Sahhaf ya da sahhaf dediğimiz, zinhar sahhafçı demememiz
gereken bu zevat sattıklarıyla anılan kişiler. Sahhaf, sahifenin çoğulu olan
suhufu alıp satan kişi en basit tanımıyla. Eski zamandan beri, daha matbaa
bulunmazdan önce, yazma eserleri alıp satan kişilere sahhaf deniyor. Yalnız bu sahhafları
“müstensih” denen iş erbabıyla karıştırmamak gerekiyor. Tıpkı kimi kırtasiyeci,
ikinci el kitapçı ya da hurdacıyı şimdinin sahhaflarıyla karıştırmamamız
gerektiği gibi. Müstensih yani istinsah eden yani kopya eden bu kişiler
kıymetli kitapları çoğaltıp satıyorlar; o yüzden sahhaflar çarşısının bütün o
yer değiştirmeleri süresince, çarşıda istinsah dükkânları sahhaf dükkânlarından
fazla. Ta ki matbaa ortaya çıkana kadar…
Şimdi biraz geriye gidelim. Bugün gugılda “sahhaf” yazıp
arattığımızda nasıl karşımıza pek çok isim çıkıyorsa; o zamanlara dair meslek
ve isimleri de “Şer’i Siciller” de
buluyoruz. Osmanlı tarihinde ilk kayıtlar on altıncı yüzyıla dek gidiyor. Daha
çok eski başkent civarında toplanmış bu esnaftan tarihe adı kayıt düşülen ilk
isim Alaaddin bin Mehmed isimli bir adamcağız. İstanbul’da da Kapalıçarşı’ya
yerleşen/yerleştirilen sahhaflara dair ilk kayıtlara yine aynı tarihlerde
rastlanıyor. O vakitler hem dükkânlarında hem de özellikle ramazan ayında kimi
camilerde sergi açan, kimi zamanda bir çıkın kitapla bir kitapseverin evinde
peydahlanan sahhafların asıl müşterileri vezirler, paşalar, ulema takımı ve bir
de yabancı seyyahlar. İsmail Erünsal Hoca, Busbeq gibi bir seferde bir vagon
dolusu Grekçe yazma kitabı Viyana’ya gönderen ya da Galland gibi Paris Ulusal
Kütüphanesi Doğu Dilleri Bölümü’nün çekirdeğini İstanbul’dan aldığı kitaplarla
kuran elçi ve seyyahların ilgisine sebep olarak rönesansla birlikte, batıda
artan şark/islâm ilgisini işaret eder.[i]
O dönem en azametli kütüphanenin birkaç yüz kitaptan oluştuğunu düşünün.
Matbaayla beraber sayısı epey artan ve hem yazma hem de
matbu kitap satanların ünvanı olan sahhaflık,
gerek deprem, yangın gibi sebeplerle gerekse sayıca artmaları
münasebetiyle Kapalıçarşı’nın dışına taşmış, kimi hanlarla Babıâli civarına da
yerleşmişlerdir. Yine bu dönemde (XVIII-XIX. Yy) ‘sahhaf’la birlikte ‘kitapçı’
tabiri de kullanılmaya başlamıştı. İşte bu sahhaflar ya da kitapçıların bir
kısmı (ağırlıkla gayrimüslüm kitapçılar), Galata ve Pera civarında da dükkân
açmaya başlamışlar, bu durum o dönem kayıtlarına da yansımıştır. Esasen, sahhaf
esnafı Kapalıçarşı “Hakkaklar Çarşısı”nda varlığını sürdürmüş, bu cumhuriyete
kadar ve hatta sonrasında da devam etmiş; İstanbul’da Beyazıt, Babıâli, Galata,
Pera civarında; ülke genelinde de Bursa, Edirne, Trabzon, Kastamonu, Konya,
Diyarbakır gibi önemli merkezlerde ve ayrıca Halep, Şam, Kudüs ve Kahire’de
sanatlarını icra etmişler,bunlar muhtelif şekillerde resmi kayıtlara
geçmiştir.
Cumhuriyet dönemine kadarki vaziyet kabaca böyle,
cumhuriyet dönemini anlatmaya ise 1900’lerin başından başlamak gerek. Devam
yazısında öyle yaparım…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder