2 Aralık 2016 Cuma

'Albayım'ı neden üzüyorsunuz?



Nesnelerle ilişkimizin, Marx’ın o nefis tanımlamasıyla  “meta fetişizmi”[1] boyutuna taşınması yeni değil. Sanayi Devrimi’nden bu yana kör-topal yürüttüğümüz bu ilişki, onları şeyleştirerek anlamından kopartmayı, içini/içeriğini boşaltmayı başarıyor. İlişkinin diğer yanında duran bizler de diğer “şey”ler olarak manipüle edilmiş, tektipleştirilmiş bir hayat biçimini, çok kafa yormadan, üzerinde düşünmeden yaşamaya devam ediyoruz.
“Kültür Endüstrisi”[2] dediğimiz kavram, Avrupa özelinde, faşizmin yükselip sosyalist kimi yenilgilerin yaşandığı bir dönemde doğmuştu. Artık “yeniden üretilebilir”[3] olduğu bu çağda sanat yapıtı, biricik olmaktan çıkmış, rahatça yayılmaya başlamış ve mübadele edilebilir olmuştu. Kitle iletişim araçlarının ve görsel üretim tekniklerinin gelişmesine, çoğalmasına ve elde edilebilir olmasına paralel olarak –kapitalizmin tam da arzu ettiği biçimde-  sosyal kişileri öznelikten nesnelliğe aktaran bu endüstri, kişileri tek tipleştirirken aynı zamanda sanat yapıtlarını da ticari bir meta olarak kullanıma sundu

                              Fast-food kıvamındaki pop tarih

Aradan geçen altmış yetmiş yılda devasa yenilikler, teknolojik devrimler yaşandı. Radyo, televizyon derken, bilgisayarın ortaya çıkması, internet denen bir “zımbırtı”nın[4] dünyayı kaplaması ile birlikte yaşam şekillerimiz değişti. Elbette buna paralel olarak kültür endüstrisi ve unsurları da. Yaşadığımız çağda yeniden ve farklı platformlarda kurmaya başladığımız ilişki ağlarımız oluştu. Facebook, twitter, tumblr, instagram gibi haberleşme ve eğlence ağları; linkedin gibi iş bağlantı noktaları; vikipedia ve bazı sözlükler gibi hazır, stok ve özet bilgiye ulaşma siteleri gündelik yaşamımızı kaplar oldu. Bu yeni ağlar bilgiye ulaşmamızı kısmen kolaylaştırıp, Gezi Direnişi örneğinde olduğu gibi haberleşme olanaklarımızı artırırken bir yandan da yanlış bilgilendirmeye, manipülasyona açık bir hâle gelmemizi sağladı. Besteci Maurice Jarre’nin ölüm haberini duyar duymaz vikipedideki sayfasına afili bir cümle ekleyip, hemen o anda haberi veren internet medyasının ve ertesi gün haberi yapan yazılı basının bu cümleyi kullanmasına yol açan Dublinli sosyoloji öğrencisi  Shane Fitzgerald, daha sonra kimi medya organlarını bu hınzırlığı kendisinin yaptığına ikna edememişti örneğin.[5]
Bu ve benzeri binlerce örnekte görebileceğimiz gibi bilgiyi yüzeysel olarak edindiğimiz bu mecra, kapitalizmin kendini sürekli yeniden üretme kaygısıyla bilgiye nüfuz etme, kendimiz için değiştirip dönüştürebilme ihtimalimizi elimizden alırken diğer taraftan da “arzu nesnesi” meselesini biraz daha çetrefilleştirdi, dolayımlarını değiştirdi.  Artık bir meseleyi bilmek için izah etmemize, gerçek dünyada üzerine konuşmamıza, tartışmamıza gerek kalmadı. İçinde yaşadığımız fast food kıvamındaki pop tarih daha sentetik ilişki biçimleri kurarak uzaklaştığımız “nesne”leri, bilmeden bilir hâle gelebilmenin yolunu açtı. Dolayısıyla arzu nesnesini üretmenin ve biçimlendirmenin yeni yolları ortaya çıktı. İnstagram’da yahut benzeri/türevi sitelerde dizayn edilmiş (mutlaka tabağında bir kurabiye ya da çikolatanın olduğu kahve fincanlı, kalem ve not defterli, bir ihtimal gözlüğün de iliştirildiği) fotoğraflarla bazı kitapları paylaşmak, twitter ve facebook’ta bazı yazarlardan alıntılar yapmak arzu nesnesi olmanın ve o eylemi (okumayı) eylediğinin işareti olmaya başladı. Okunmayan ama çokça satılan kitaplardan bir dağ önümüzde oluşuverdi.

Sanat nesneleri arzu nesnesine dönüşüyor

Peki hangileri bu bazı kitaplar? Ya da kim bu zavallı yazarlar? Raif Efendi’den, Maria Puder’den, Turgut’tan/Selim’den ya da Ruhi Bey’den ne istiyoruz? Albayım’ı niye üzüyoruz? Belki de daha önemlisi, istediğimiz şey her neyse niye bu yazarlardan istiyoruz?
Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, bir kitapçı değilse de bir sahhaf (günlük kullanımıyla sahaf) dükkânında çok sorulan kitaplar üzerinden gitmek istiyorum. Trajik biçimde internette bir ara meşhur olan listemde bu yazarların bir kısmı dizilmiş, duruyor. Beat Kuşağı’nın ünlü ismi Kerouac’ı ve Bukowski’yi ayırırsak diğer bütün yazar ve şairler aşağı yukarı aynı ortak paydada toplanabilecek isimler: Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar… Esasen isimler değil, bu isimlerin bazı kitapları. Örneğin Korkuyu Beklerken sorulmaz ama Tutunamayanlar defalarca sorulur, İçimizdeki Şeytan’ın bazen kadri kıymeti bilinirken ilk baskısı ile ikinci baskısı arasında neredeyse kırk yıl olan Kürk Mantolu Madonna için günde birkaç kez şansını dener insanlar. Sevda Sözleri denince akan sular durur da, 99 Yüz bilinmez bile.
Kendi içinde çelişkili bir durum olduğu ortada. Yukarıda çerçevesini kabaca çizmeye çalıştığım çağımızda insan ilişkileri –neredeyse- tamamen gündelikleşmiş, basitleşmiş ve metalaşmışken, tam bunun tersine olan kitaplar nasıl popüler olabiliyor? Georg Simmel’in modern şehir üzerine söylediğini değiştirerek kullanırsam; koskoca bir metropole benzeyen sosyal medyada herkes bir göz artık, herkes görüyor, herkes görülüyor.[6] Ve dolayısıyla, tuhaf bir biçimde meta bazlı ilişkiler özü bunun tam tersi olan sanat yapıtları üzerinden kurulup, arzu nesnesi olma hâli buradan yaratılıyor. Gündelik hayatımızdaki basit orta sınıf kaygılarımızın, dünyadan ve hatta kendisinden habersiz ülke aydınımızın traji-komik tasvirini yapan Oğuz Atay; kendindeki arzu nesnesini, kaybetmiş, sisteme yenilmiş, “tutunamamış olma” hâli üzerinden kuran ve sosyal medyada alacağı layk üzerinden kendine bir oluş inşa eden insanların can simidi oluyor. Ya da melodramik bir biçimde eski masalları, hikâyeleri andıran bir sonla biten Kürk Mantolu Madonna; günübirlik ilişkiler etrafında dönen bir dünyada, melankolik, aşırı duygusal, aşırı romantik-miş gibi gözükmeyi tercih eden insanların fotoğraf karelerine sıkışıyor. Ortalık asıl sahibi bilinmeyen ama altında Can Yücel, Edip Cansever gibi imzaların olduğu aforizmalarla dolup taşıyor. Mevlana “new age” bir hışma uğruyor. Bu gönderiyi yapan kişi biraz sonra bir felaket haberine ağlamaklı bir işaret bırakırken, peşisıra bir başkasının “pıçaklarım” diye biten karikatürize mahalle kabadayısı merkezli gönderisine gülücük işareti bırakıyor.

Romantik karakterlerden kendi ötekimizi yaratıyoruz

Şurası kesin, kapitalizm benzer davranış kalıpları yarattığı, benzer duygu dünyalarında bizi yaşattığı ölçüde başarılı. Ve varoluşu gereği kendi ideolojisini ya da hareket tarzlarını yaratarak kullanabileceği her şeyden sonuna kadar faydalanıyor. Bu kitaplar etrafında yaratılan kutsallık ve fetiş nesnesi kılma hâli, ticari bir ilgiyi doğurması sebebiyle kitabın (ya da “şey”in) daha fazla üretilmesine; sadece satın alınarak olsa bile daha fazla tüketilmesine yol açıyor.  Çepeçevre kuşatıldığımız sosyal ağlar, “kırık ve ıstırap dolu” hayatların halet-i ruhiyesini paylaşan ama kendi yaşantısı hiç de öyle olmayan kimliklerle dolu bir dünyaya dönüşüyor. Reklamların kısa vuruculuğunda, en uzun sahnesi yirmi saniye süren müzik kliplerinin ortasında, yüz kırk karaktere sıkıştırılmış anlatım mecralarında yaşayan kimsecikler Raif Efendinin azaplarını çekmeye göze alamazken, Turgut’un dünyasında yaşamayı düşünmezken; bu azabı çekmeyi arzulayan bir insan imajı yaratmakta hiçbir yanlışlık görmüyor. Bu görmeme üzerinden kurdukları kendilerini bütünlemek içinse, okumayacakları kitapları edinip ya fotoğrafını ya da internette kısa bir aramayla bulabilecekleri “vurucu”, “etkileyici” kimi cümleleri paylaşmakla yetiniyorlar. Bu tutunamayan yahut romantik karakterlerden bir kendi ötekimiz yaratıveriyoruz.
Zaman zaman geri teptiği de oluyor elbette. Çok kısa zaman önce, bir magazin programındaki sunucunun, Kürk Mantolu Madonna kitabını pop şarkıcısı Madonna’nın hayat hikâyesi sanıp her şeyi birbirine karıştırması, karıştırmanın ötesinde “bilmiyorum” diyememekle malûl olup, olanca cahil cesaretiyle kitap ve kitaptan uyarlanacak film hakkında ahkâm kesmesi yaşadığımız durumun en açık özeti gibiydi. Muhtemelen dalga geçenlerin, eleştirenlerin bir kısmı da kitabı okumamışlardı. Layklanacak bir kitabı bilmeyen birini eleştirme bahsi üzerinden yapılan paylaşımlar, yeni laykların önünü açarak kapitalizmin en sevdiği döngülerden birini yarattı. Sunucunun eleştirilere cevaben söylediği “bana bakacaklarına Musul’a baksınlar”, “halkın merhamet seviyesini gördüm”, “ölmüş anneme küfrettiler” gibi açıklama başlıkları memleketin hangi basit noktalar üzerinde nefes alıp verdiğinin, hangi “hassas” konuların kurtarıcı olabileceğinin de bir göstergesi elbette.  Cehaletin prim yaptığı günler deyip geçmek istiyorum; Ezîdiler’i Hristiyan, On İki Adalar meselesini Lozan’dan kalma bir “sorun” bilen bir Cumhurbaşkanı varken bu pür cehalet konuşmaya değmez.





















[1] Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı, Karl Marx, May Yayınları
[2] Aydınlanmanın Diyalektiği, Horkheimer-Adorno, Kabalcı Yayınevi
[3] Teknik Araçlarla Yeniden Üretim (çoğaltma) Çağında Sanat Yapıtı, W. Benjamin, Agora Kitaplığı
[4] Binali Yıldırım, 10. CeBIT Bilişim Eurasia Fuarı açılışındaki konuşmasından, Ekim 2009
[5] 7 Mayıs 2009 tarihli Radikal Gazetesi
[6] Aktaran: Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, Metis Yayınları

"Komünist Yusuf"





“Gece, razakı üzümü yiyebileceği için sevinen biriydi bu. Bir daha üzüm almadım.”[i]

Bağbozumu biteli hani oluyor, asfalt yolun ikiye böldüğü bağlar kahverengine yakın.  Yoldan sola girip köyün (artık mahalle) girişine varıyorsun; uzun, ağaçlıklı yolun bitiminde köyün meydanı, otobüsler oradan Manisa’ya dönüyor. Sakin, yeşil, önünde sıra sıra “aylakçılar”ın oturduğu kahveler. “Bunların, çok afedersin, götünden ter akar yazın, bağlarda çalışırlar; sonra zeytinliği olmayan bu aylakçılar aha böyle afedersin ayı gibi yatarlar” dedi muhtar. Sonradan tanıştığın muhtar.



“İnsanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba?”

Eskiden belediye binası olan yapının yanından geçip, ufak bir tur atıyorsun. Bir geniş sokak boyu ilerle, sağa dön, bir daha, yürü… Köy işte, herhangi bir köy kadar. Eski adı “Belediye Çay Bahçesi” olması muhtemel yerde gazete okuyan iki üç kişiye selam verip masalarına oturuyorsun. Meramını anlattın, Yusuf Atılgan’dan iz bulmaya geldiğini. Halil İbrahim biliyormuş Atılgan’ı, “Aylak Adam” dedi hemen. İyi bu, Hamdi Efendi’nin oğlu Yusuf’tan konuşmaya başladınız, bir çay daha geldi, kalktınız sonra, oturduğu iki evi de görmek istiyorsun. Birinde oturmuşlar, sonra satıp diğerine geçmişler; gerçi o ilk evin önüne iki katlı bir bina yapılmış, avluda mahsur kalmış bizimkinin evi, dışarıdan da olsa görmen mümkün değil.




“ Sağdaki yatak odasına girdi. Odanın tek penceresinde, arkadaki ağaçların yarı yarıya gizlediği iki katlı bir ev görünüyordu.”

İki adım ileride, köşede, önüne sepetli bir motor duran evin önünde duruyorsunuz. “Aha bu ev” diyor, Halil İbrahim, “sonradan karısı sattı evi”. Evin aslında satılmadığını, göz kulak olsun kabilinden birine usulden kiraya verildiğini muhtardan öğreniyorsun. Motor güzel , camgöbeği mavisine yakın renkte, sepetli, üstünde bir örtü var markasını göremiyorsun, ya İje’dir ya Balkan. Baban da severdi bu motorları, evde hep CZ veya Java’nın benzin kokusu, çocuk hâlinle sokağın başındayken bile ayırtettiğin sesi, puslu hatıralar. Halil İbrahim’den aldığın ilk yanlış bilginin o anki kızgınlığıyla, eve çok da yaklaşmadan bir iki poz fotoğraf çekiyorsun. Bu ev, Halil Şahan’ın kitapta[ii] bahsettiği ev olmalı, Anayurt Oteli’ni ve Aylak Adam’ı yazdığı; yazarken, saçakta yaptıkları gürültüden rahatsız olduğu serçelere ateş ettiği rivayet edilen ev. Saç sobanın çıtırtısına Seha Okuş’un sesinin karıştığı ev.



“Bütün yazdıklarını acele etmeden, küçük küçük yırttı. Bu da bitmişti.
Gene eskisi gibiydi. Yırtıkları toplayıp mutfaktaki çöp tenekesine attı. Dönünce pencereden baktı. Ordaydı.”

“Gomüniz Yusuuuf Gomüniz Yusuuf” diye bağırıyor artık yüzleri bile birbirlerine karışmış, dilleri dolaşık iki kardeş. Leş gibi ispirto kokuyorlar, sakallarına sızanı geçtim, ciğerleri çürümüş artık, alkol buharı soluyorlar. Az evvel kendi aralarında, bu gomonizin nasıl urus acanlığı yaptığından, bir pilotu ayartıp hava fotoğrafları çektirdiğinden, her hafta gidip karakolda imza verdiğinden bahsedip öfkelendiler bu öğretmen eskisine, yine. Ve mavi ispirto şişeleri ellerinde, birbirlerine destek verip evin önüne çömdüler, perdeleri ekseriyet kapalı bu eve doğru bağırıyorlar: “Gomüniz Yusuuuf Gomüniz Yusuuf”

Elli yıl önceki bu hayaletleri bırakıp, muhtarın oraya yöneldin, genç bir çocuk, otuz olmamıştır daha, adı Gökhan. Yine derdini anlatıyorsun, yine meraklı bakışların karşısında bir bardak çay; ardından hemen köşenin yanındaki berberden anahtarı alıp anlı şanlı “Yusuf Atılgan Halk Kütüphanesi”nin kapısını açıyorsunuz.




“Hırsız girse bile kitapları çalmazdı. Ötekiler umrunda değildi. Kapıyı itti. Yağlıboya kokan bildik, ılık bir yel çarptı yüzüne.”

Bir gönüllünün gönderdiği parayla yapılmış kitaplıklarda Meydan Larousselar, birkaç cins başka ansiklopedi, MEB klasikleri ki hepsinin sonradan yapılan ciltleri sökülmüş, kimi dünya klasiklerinin kötü yayınevlerinden lezzetsiz çevirileri. Yine bir gönüllü “bağış” diye gönderilen “kitaplar” arasından üniversite hazırlık, İngilizce ders ve sınav hazırlık kitaplarını ayıklamış en azından. Çöpe atmalarını söylemiş, haklı. Bu öfkeli ve memnuniyetsiz kahramanlar yaratan adam iyi ki görmemiş burayı diyorsun kendi kendine. Çıkıyorsunuz odadan.

“Futbol maçı hastalarınınkini anlıyordu. Ya ötekiler?”

Yan tarafı düğün salonu, önü-içi kahve olan “Hacırahmanlı Gençlik ve Spor Kulübü”nün girişinde solda, ozalitçide büyütülmüş fotoğrafı ve kurucular listesinde, diğerlerinden azıcık büyük fotoğrafıyla “yazar” Yusuf Atılgan! Gerek muhtarın gerekse Halil İbrahim’in mutabık oldukları konu, futbolu çok sevdiği ve kurucusu da olduğu kulüple epey ilgilendiği; köye bıraktığı iki izden biri, diğeri Zeytinyağı Fabrikası.




Biraz siyah beyaz fotoğraflara bakıp bir iz arıyorsun. Saruhanlı’dan gelen takımla maç yaptıkları zamanlardan, Gençler Lokali’nde altmışaltı oynadığı zamanlardan, oturup ortakçısıyla hesap yaptığı zamanlardan: Havaya asılı kalmış bir iz, bir anı, bir işaret. Yok. İki fotoğraf sadece.


Bitti galiba. Dönüş vakti.

Dönüyorsun.




[i] İtalik alıntıların tamamı Aylak Adam  romanından (YKY). 
Fotoğraflardan ilki Sevgili Halil Kardeş kitabından, Halil Şahan'ın deyimiyle "Hacırahmanlı Yusuf Ağa"nın "Yusuf Bey Oturuşu". Diğer fotoğrafları köye gittiğimde çekmiştim.

[ii] Sevgili Halil Kardeş Köye Mektuplar, Yusuf Atılgan, Haz.: Burak Fidan, Edebi Şeyler Yayınları, 2014