Nesnelerle ilişkimizin, Marx’ın o nefis tanımlamasıyla “meta fetişizmi”[1] boyutuna taşınması yeni değil. Sanayi Devrimi’nden bu yana kör-topal yürüttüğümüz bu ilişki, onları şeyleştirerek anlamından kopartmayı, içini/içeriğini boşaltmayı başarıyor. İlişkinin diğer yanında duran bizler de diğer “şey”ler olarak manipüle edilmiş, tektipleştirilmiş bir hayat biçimini, çok kafa yormadan, üzerinde düşünmeden yaşamaya devam ediyoruz.
“Kültür Endüstrisi”[2]
dediğimiz kavram, Avrupa özelinde, faşizmin yükselip sosyalist kimi
yenilgilerin yaşandığı bir dönemde doğmuştu. Artık “yeniden üretilebilir”[3]
olduğu bu çağda sanat yapıtı, biricik olmaktan çıkmış, rahatça yayılmaya
başlamış ve mübadele edilebilir olmuştu. Kitle iletişim araçlarının ve görsel
üretim tekniklerinin gelişmesine, çoğalmasına ve elde edilebilir olmasına
paralel olarak –kapitalizmin tam da arzu ettiği biçimde- sosyal kişileri öznelikten nesnelliğe aktaran
bu endüstri, kişileri tek tipleştirirken aynı zamanda sanat yapıtlarını da
ticari bir meta olarak kullanıma sundu
Fast-food kıvamındaki pop tarih
Fast-food kıvamındaki pop tarih
Aradan geçen altmış yetmiş yılda devasa yenilikler, teknolojik
devrimler yaşandı. Radyo, televizyon derken, bilgisayarın ortaya çıkması,
internet denen bir “zımbırtı”nın[4]
dünyayı kaplaması ile birlikte yaşam şekillerimiz değişti. Elbette buna paralel
olarak kültür endüstrisi ve unsurları da. Yaşadığımız çağda yeniden ve farklı
platformlarda kurmaya başladığımız ilişki ağlarımız oluştu. Facebook, twitter,
tumblr, instagram gibi haberleşme ve eğlence ağları; linkedin gibi iş bağlantı
noktaları; vikipedia ve bazı sözlükler gibi hazır, stok ve özet bilgiye ulaşma
siteleri gündelik yaşamımızı kaplar oldu. Bu yeni ağlar bilgiye ulaşmamızı
kısmen kolaylaştırıp, Gezi Direnişi örneğinde olduğu gibi haberleşme
olanaklarımızı artırırken bir yandan da yanlış bilgilendirmeye, manipülasyona
açık bir hâle gelmemizi sağladı. Besteci Maurice Jarre’nin ölüm haberini duyar
duymaz vikipedideki sayfasına afili bir cümle ekleyip, hemen o anda haberi
veren internet medyasının ve ertesi gün haberi yapan yazılı basının bu cümleyi
kullanmasına yol açan Dublinli sosyoloji öğrencisi Shane Fitzgerald, daha sonra kimi medya
organlarını bu hınzırlığı kendisinin yaptığına ikna edememişti örneğin.[5]
Bu ve benzeri binlerce örnekte görebileceğimiz gibi bilgiyi
yüzeysel olarak edindiğimiz bu mecra, kapitalizmin kendini sürekli yeniden
üretme kaygısıyla bilgiye nüfuz etme, kendimiz için değiştirip dönüştürebilme
ihtimalimizi elimizden alırken diğer taraftan da “arzu nesnesi” meselesini
biraz daha çetrefilleştirdi, dolayımlarını değiştirdi. Artık bir meseleyi bilmek için izah etmemize, gerçek
dünyada üzerine konuşmamıza, tartışmamıza gerek kalmadı. İçinde yaşadığımız
fast food kıvamındaki pop tarih daha sentetik ilişki biçimleri kurarak
uzaklaştığımız “nesne”leri, bilmeden bilir hâle gelebilmenin yolunu açtı.
Dolayısıyla arzu nesnesini üretmenin ve biçimlendirmenin yeni yolları ortaya
çıktı. İnstagram’da yahut benzeri/türevi sitelerde dizayn edilmiş (mutlaka tabağında
bir kurabiye ya da çikolatanın olduğu kahve fincanlı, kalem ve not defterli,
bir ihtimal gözlüğün de iliştirildiği) fotoğraflarla bazı kitapları paylaşmak,
twitter ve facebook’ta bazı yazarlardan alıntılar yapmak arzu nesnesi olmanın
ve o eylemi (okumayı) eylediğinin işareti olmaya başladı. Okunmayan ama çokça
satılan kitaplardan bir dağ önümüzde oluşuverdi.
Sanat nesneleri arzu nesnesine dönüşüyor
Peki hangileri bu bazı kitaplar? Ya da kim bu zavallı yazarlar?
Raif Efendi’den, Maria Puder’den, Turgut’tan/Selim’den ya da Ruhi Bey’den ne
istiyoruz? Albayım’ı niye üzüyoruz? Belki de daha önemlisi, istediğimiz şey her
neyse niye bu yazarlardan istiyoruz?
Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, bir kitapçı değilse de
bir sahhaf (günlük kullanımıyla sahaf) dükkânında çok sorulan kitaplar
üzerinden gitmek istiyorum. Trajik biçimde internette bir ara meşhur olan
listemde bu yazarların bir kısmı dizilmiş, duruyor. Beat Kuşağı’nın ünlü ismi Kerouac’ı
ve Bukowski’yi ayırırsak diğer bütün yazar ve şairler aşağı yukarı aynı ortak
paydada toplanabilecek isimler: Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Cemal
Süreya, Turgut Uyar… Esasen isimler değil, bu isimlerin bazı kitapları. Örneğin
Korkuyu Beklerken sorulmaz ama Tutunamayanlar defalarca sorulur, İçimizdeki
Şeytan’ın bazen kadri kıymeti bilinirken ilk baskısı ile ikinci baskısı
arasında neredeyse kırk yıl olan Kürk Mantolu Madonna için günde birkaç kez
şansını dener insanlar. Sevda Sözleri denince akan sular durur da, 99 Yüz
bilinmez bile.
Kendi içinde çelişkili bir durum olduğu ortada. Yukarıda
çerçevesini kabaca çizmeye çalıştığım çağımızda insan ilişkileri –neredeyse-
tamamen gündelikleşmiş, basitleşmiş ve metalaşmışken, tam bunun tersine olan
kitaplar nasıl popüler olabiliyor? Georg Simmel’in modern şehir üzerine
söylediğini değiştirerek kullanırsam; koskoca bir metropole benzeyen sosyal
medyada herkes bir göz artık, herkes görüyor, herkes görülüyor.[6]
Ve dolayısıyla, tuhaf bir biçimde meta bazlı ilişkiler özü bunun tam tersi olan
sanat yapıtları üzerinden kurulup, arzu nesnesi olma hâli buradan yaratılıyor.
Gündelik hayatımızdaki basit orta sınıf kaygılarımızın, dünyadan ve hatta
kendisinden habersiz ülke aydınımızın traji-komik tasvirini yapan Oğuz Atay;
kendindeki arzu nesnesini, kaybetmiş, sisteme yenilmiş, “tutunamamış olma” hâli
üzerinden kuran ve sosyal medyada alacağı layk üzerinden kendine bir oluş inşa
eden insanların can simidi oluyor. Ya da melodramik bir biçimde eski masalları,
hikâyeleri andıran bir sonla biten Kürk Mantolu Madonna; günübirlik ilişkiler
etrafında dönen bir dünyada, melankolik, aşırı duygusal, aşırı romantik-miş
gibi gözükmeyi tercih eden insanların fotoğraf karelerine sıkışıyor. Ortalık
asıl sahibi bilinmeyen ama altında Can Yücel, Edip Cansever gibi imzaların
olduğu aforizmalarla dolup taşıyor. Mevlana “new age” bir hışma uğruyor. Bu
gönderiyi yapan kişi biraz sonra bir felaket haberine ağlamaklı bir işaret
bırakırken, peşisıra bir başkasının “pıçaklarım” diye biten karikatürize
mahalle kabadayısı merkezli gönderisine gülücük işareti bırakıyor.
Romantik karakterlerden kendi ötekimizi yaratıyoruz
Şurası kesin, kapitalizm benzer davranış kalıpları
yarattığı, benzer duygu dünyalarında bizi yaşattığı ölçüde başarılı. Ve
varoluşu gereği kendi ideolojisini ya da hareket tarzlarını yaratarak kullanabileceği
her şeyden sonuna kadar faydalanıyor. Bu kitaplar etrafında yaratılan kutsallık
ve fetiş nesnesi kılma hâli, ticari bir ilgiyi doğurması sebebiyle kitabın (ya
da “şey”in) daha fazla üretilmesine; sadece satın alınarak olsa bile daha fazla
tüketilmesine yol açıyor. Çepeçevre
kuşatıldığımız sosyal ağlar, “kırık ve ıstırap dolu” hayatların halet-i
ruhiyesini paylaşan ama kendi yaşantısı hiç de öyle olmayan kimliklerle dolu
bir dünyaya dönüşüyor. Reklamların kısa vuruculuğunda, en uzun sahnesi yirmi
saniye süren müzik kliplerinin ortasında, yüz kırk karaktere sıkıştırılmış
anlatım mecralarında yaşayan kimsecikler Raif Efendinin azaplarını çekmeye göze
alamazken, Turgut’un dünyasında yaşamayı düşünmezken; bu azabı çekmeyi arzulayan
bir insan imajı yaratmakta hiçbir yanlışlık görmüyor. Bu görmeme üzerinden
kurdukları kendilerini bütünlemek içinse, okumayacakları kitapları edinip ya
fotoğrafını ya da internette kısa bir aramayla bulabilecekleri “vurucu”,
“etkileyici” kimi cümleleri paylaşmakla yetiniyorlar. Bu tutunamayan yahut
romantik karakterlerden bir kendi ötekimiz yaratıveriyoruz.
Zaman zaman geri teptiği de oluyor elbette. Çok kısa zaman
önce, bir magazin programındaki sunucunun, Kürk Mantolu Madonna kitabını pop
şarkıcısı Madonna’nın hayat hikâyesi sanıp her şeyi birbirine karıştırması,
karıştırmanın ötesinde “bilmiyorum” diyememekle malûl olup, olanca cahil
cesaretiyle kitap ve kitaptan uyarlanacak film hakkında ahkâm kesmesi
yaşadığımız durumun en açık özeti gibiydi. Muhtemelen dalga geçenlerin,
eleştirenlerin bir kısmı da kitabı okumamışlardı. Layklanacak bir kitabı
bilmeyen birini eleştirme bahsi üzerinden yapılan paylaşımlar, yeni laykların
önünü açarak kapitalizmin en sevdiği döngülerden birini yarattı. Sunucunun eleştirilere
cevaben söylediği “bana bakacaklarına Musul’a baksınlar”, “halkın merhamet
seviyesini gördüm”, “ölmüş anneme küfrettiler” gibi açıklama başlıkları
memleketin hangi basit noktalar üzerinde nefes alıp verdiğinin, hangi “hassas”
konuların kurtarıcı olabileceğinin de bir göstergesi elbette. Cehaletin prim yaptığı günler deyip geçmek
istiyorum; Ezîdiler’i Hristiyan, On İki Adalar meselesini Lozan’dan kalma bir
“sorun” bilen bir Cumhurbaşkanı varken bu pür cehalet konuşmaya değmez.
[1]
Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Katkı, Karl Marx, May Yayınları
[2]
Aydınlanmanın Diyalektiği, Horkheimer-Adorno, Kabalcı Yayınevi
[3]
Teknik Araçlarla Yeniden Üretim (çoğaltma) Çağında Sanat Yapıtı, W. Benjamin,
Agora Kitaplığı
[4]
Binali Yıldırım, 10. CeBIT Bilişim Eurasia Fuarı açılışındaki konuşmasından, Ekim
2009
[5]
7 Mayıs 2009 tarihli Radikal Gazetesi
[6]
Aktaran: Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, Metis Yayınları









