“Çelenklerimizle
geldik, yoktunuz
Ara sokaklarda, pasajlarda aradık, yoktunuz
Meyhanelere baktık, otellere sorduk, yoktunuz
Nerdesiniz, Ruhi Bey?”
Sosyal medyada Edip Cansever’in muhteşem şiiri (kitabı) “Ben Ruhi Bey Nasılım”ın
yazılışının (basılışının) yıldönümü olduğu ilişti gözüme. 1976 yılında Koza
Yayınları’ndan basıldığını biliyorum, demek ki Ekim’de yayımlanmış. Cansever
şiiri 1975’de bitirdiğini söylüyor.[1]
Dün,
bir miktar kitap aldım. Aralarında Edip Cansever de vardı. Adam Yayıncılık’tan
çıkan “Toplu Şiirler”in üçüncüsü: Şairin Seyir Defteri, 1982’de basılmış. İçinde
elbette Ruhi Bey de var, bu güzel tesadüf şu birkaç satırı yazma ihtiyacını
hissettirdi.
“- Ben suyun yanması gibi tuzda –“
Cansever,
“Çocukluğun, ilk gençliğin insanın daha sonraki yaşamında nasıl etkin bir rolü
olduğunu anlatmaya çalıştım” diyerek tanımlamış şiirini; “evlatlıkların mavi pazen
giysilerini andıran” üveyliği, üvey anne ile ilişkisi, peşi sıra
başlayan ve gittikçe derinleşen yalnızlık, pek kimselere temas etmeden ya da
kimse bile olamayan kimselere temas ederek, teğet geçerek geçen bir yaşam.
Yirmi bölümlük enfes bir şiir.
Şiirin
yazılış hikâyesi ilginç elbette (hangi iyi şiirin değildir ki?). Şimdilerde Aslıhan
Sahhaflar Çarşısı sakinleri olarak ikamet ettiğimiz, eskinin Krepen Pasajı’nda
akmaya başlamış şiir. Akmaya başlamış diyorum, Cansever daha evvelden başlamış
şiiri yazmaya, sonra durmuş. “Yazar Tıkanması” yaşamış bir nevî! Sonra, sonrası
şairin sözüyle şöyle: "Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır
elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. Ben Ruhi Bey Nasılım
adlı kitabımı, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak
sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem
yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. bir süre yazmayı
bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı, hava
sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim
ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu
sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler, sakalları uzamış, saçları
dökük ve yağlı, askılı pantolonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omzunda birkaç
kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardı. Daha önceleri çok
gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışarıdaki masalardan birine, tam
karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını
hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birdenbire Ruhi Bey'i,
daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden
ve "şimdi"lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm,
ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hızla gelişti."
[2]
İçimde
bir yer “belki de diyor, o oturduğu yer senin dükkânının önüdür, Ruhi Bey’i
yazdıran da şu köşede içmiştir içkisini”. Mümkün mü? Mümkün elbette, hayale sınır yok. Zaten
Cansever de şiirin “Cenaze Kaldırıcısı Adem” kısmını yazarken bizim pasajın
karşısındaki Üç Horon Kilisesi (Üç Horan aslında, diğer adıyla Surp Yerrortotyun Ermeni Kilisesi) için
çalışan “üç ölü kaldırıcı” ile gazeteci kisvesiyle görüşüp, bilgi aldığından
bahsediyor. Bir akşam üzeri benim oraya rastlayan meyhanede iki bira atıp peşinden söyleşmiş olamaz mı? Olabilir. Belki konuştuktan sonra aynı yere dönüp, cebinden çıkardığı yeşil kurşun kalemiyle şunları yazmıştır:
“Ne de olsa herkes biraz ölüdür
Otel
müşterileri en önde gelir
Kendileri
soyar kendilerini kendileri giydirir
Büyük
kentlerin büyük tabutlarıdır oteller
Nedense
işte onlar gökyüzüne gömülür.”
İşte Ben Ruhi Bey Nasılım'ın kısacık hikâyesi.
[1]
Şiiri
Şiirle Ölçmek, Edip Cansever (Hazırlayan: Devrim Dirlikyapan) İstanbul - Yapı Kredi Yayınları - 2012)
[2] Milliyet Sanat Dergisi Sayı: 307 (22 Ocak 1979)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder