Madem tivitırda bir zincir yaptım, burada da dursun bari. Sah(h)aflıktaki "Şeyh"lik üzerine birkaç satır. Buyrunuz:
Sah(h)aflık muhtemelen 17. yüzyılın ortalarından itibaren lonca
teşkilatına geçmiş ve teşkilat, şeyh/kethüda/kahya-tellal ve bölükbaşı şeklinde
bir yapı oluşturmuş. Sahaf esnâfı kendi içinde yaptığı seçim sonucunda, seçilen
kişiyi kadıya arz eder ve kadı da bunu “hücceti defteri”ne kaydederek Divan’a
iletirmiş. Çıkan kararla da şeyhe bir berat verilir, kopyası da sicil defterine
işlenirmiş. Bu seçimde genellikle meslekte kıdemli, tecrübeli, bilgi sahibi ve
devletle ilişkilerini düzenleyecek kişiyi seçerlermiş. Şeyhin ayrılması da ya
aynı seçimdeki gibi azil yoluyla ya da şeyhin kendi isteğiyle (ferağ) olurmuş.
Şeyh, çarşıdaki alışverişin düzeni, muhallefattan çıkan yani
ölmüş kimselerin terekesinden kalan kitapların değerinin tespiti ile
hakkaniyetli bir mezatla satılması, sahaflar arasında çıkan ihtilaflara
müdahale ve mahkemelik durumlarda şahitlik, ekabir tayfasının aradığı
kitapların temininde yardım gibi görevleri de olan aynı zamanda –hâliyle- çarşı
esnafından bir sahafmış.
Tabir 19. yy başlarında kethüdaya dönüşmüş, 20. yy’da da
kâhya da kullanılır olmuş (İbnülemin Mahmud Kemal bahseder). Tabii gerek kitap
sayısının artması gerekse başka sebeplerle kethüdanın görevleri arasına şeyhlik
dışında çarşıdan geçen kitapların kontrolü ve özellikle muhallefattan çıkan
vakıf kitaplarının Maarif’e teslimi de eklenmiş. Kethüda da şeyh gibi seçilse
de zaman içerisinde devlet görevlilerinden oluşmaya başlamış (20 yy. başı).
Peki, yakın zamanımızdaki şeyhler kim? İbrahim Manav büyüğümüzün dediği gibi 1974’de
vefat eden ve 1950 yangını sonrası “Bu iş artık öldü,” diyerek yeni çarşıda
dükkân dahi açmayan Raif Yelkenci mi? Yoksa akabinde “Son Sahaflar Şeyhi”
olarak bilinen, hâlâ da öyle kabul edilen Cerrahi postnişini Muzaffer Ozak Efendi
mi? Bir geleneği takip ediyoruz, her ikisi de -ben tanıyamasam da- kutbumuz.
Seksen sonrası büyük değişim ve esnâf sayısının artmasıyla
kavramın muallâka dönüştüğü kesin. Günümüzde Nedret Abi’yi başımızda büyüğümüz
olarak kabul ediyoruz. Lütfü Abi ve Halil Abi’nin engin bilgi ve deneyiminden
istifade ediyoruz, yolumuzu onlar gösteriyorlar. Onlardan sonra bu donanımda
kimseler olur mu, yol sürer mi meçhul. Ama “Sahaflık öldü,” diyenlere de Raif
Yelkenci’nin, Muzaffer Ozak’ın, İsmail
Özdoğan’ın anılarındaki ahbap, müşteri ve dost listelerine bakmalarını salık
veririm. Bu işler biraz da “Dağına göre kar,”.
Bilgilerin çoğu
İsmail Erünsal Hoca’nın kitabındandır, bir kısmı Ahmed Güner Sayar’ın “Sahhaf
Râif Yelkenci”sinden, birazı da büyüklerimizden duyduklarım.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder